1. Haberler
  2. Ege Haberleri
  3. Mor Dayanışma, İzmir’de kadın hakları ve mücadele raporunu açıkladı

Mor Dayanışma, İzmir’de kadın hakları ve mücadele raporunu açıkladı

featured
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

Haber: Nilgün Eser

Mor Dayanışma, Ege Bölgesi’nde hazırlanan “Kadın Haklarına Dönük Saldırılar ve Örgütlü Kadın Mücadelesi” başlıklı raporun detaylarını İzmir’de düzenlenen bir basın toplantısıyla duyurdu.

Basın açıklaması İzmir Mor Dayanışma Kadın Derneği binasında gerçekleştirildi. Basın metni, Mor Dayanışma Temsilciler Meclisi üyesi Zeynep Eda Berfin Tozlu tarafından kamuoyuna aktarıldı. 8 Mart Dünya Kadınlar Günü öncesinde hazırlanan raporda, kadınların yaşam hakları, ekonomik durumları ve yargı süreçlerine dair sosyalist feminist bir değerlendirme yapıldığı kaydedildi.

Açıklamada şu ifadelere yer verildi:

Bugün burada 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’ne giderken hazırladığımız “Kadın Haklarına Dönük Saldırılar ve Örgütlü Kadın Mücadelesi” raporumuzu basın ve kamuoyu ile paylaşmak için bir aradayız.

8 Mart bizim için yalnızca bir tarih değil; 8 Mart, kadınların yaşam hakkı için direndiği,erkek egemen düzene itiraz ettiği, kadın dayanışmasıyla yan yana geldiği bir mücadele günüdür. Bu yıl da 8 Mart’a hem ülkemizde hem dünyada patriyarkanın farklı biçimlerde örgütlenen sömürü ve şiddetine karşı mücadeleyi büyüterek giriyoruz.

Mücadeleyi büyütüyoruz çünkü patriyarka kadınların emeğini sömürürken kapitalizmden güç alıyor, kapitalizmi de besliyor. Mücadeleyi büyütüyoruz çünkü emperyalistler bölgemizi ve dünyanın birçok yerini savaş alanına çeviriyor. Mücadeleyi büyütüyoruz çünkü sermaye iktidarları; sağcı, muhafazakâr, kadın, LGBTİ+ ve ekoloji düşmanı politikalarına hız vererek faşizmi beslemek için kolları sıvamış durumdalar. Türkiye’de 23 yıldır ülkeyi yöneten AKP iktidarı, son yıllardaki ortağı MHP ile birlikte bu politik hattın bir parçasıdır. Her geçen gün medeni haklarımıza gelen saldırılar, ekonomiden eğitime, sağlıktan kamusal alana, hayatın birçok alanında kadınları eve ve aileye hapsetmeye çalıştıkları politikalar, erkek şiddetinin önünü açan cezasızlık ve hukuksuzluk bu iktidarın eseridir. Bu tablo bilinçlidir, sistematiktir ve siyasi sorumluluğu vardır.

Bu nedenle, bugün paylaşacağımız rapor yalnızca rakamlardan ibaret değildir. Raporumuz, nesnel verilerle somut gerçekliği ortaya koyan sosyalist feminist bir değerlendirmedir.

Kadına yönelik erkek şiddetini konuşurken tekil olaylardan söz etmiyoruz. Bu ülkede erkekler 2025 yılı boyunca en az 299 kadını öldürdü. En az 471 kadının ölümü basına “şüpheli” olarak yansıdı. Bu “şüpheli” ifadesi resmî bir kategori olarak kullanılmaya çalışılsa da bizim için ortada hiçbir şüphe yok. Biz bu kadınların nasıl ve kimler tarafından öldürüldüğünü biliyoruz. Peki kadınları kimler öldürüyor?

Faillere baktığımızda tablo son derece net. 2025 yılında öldürülen kadınların 104’ünü evli olduğu erkek, 32’sini eskiden evli olduğu erkek, 28’ini birlikte olduğu erkek, 24’ünü eskiden birlikte olduğu erkek öldürdü. 28 kadını akrabası, 18 kadını oğlu, 14 kadını babası, 7 kadını kardeşi öldürdü. 196 kadın ev içinde yaşamını kaybetti. Bu veriler bize açıkça şunu gösteriyor: Kadınlar en güvende olması gereken yerlerde, en yakınlarındaki erkekler tarafından öldürülüyor.

Erkekler, 201 kadını ateşli silahla öldürdü. Silahlar kadın cinayetlerinin başlıca aracı hâline geldi. Bireysel silahlanmayı engellemeyen, ateşli silah yasasını aile içi şiddetle ilişkilendirmeyen her siyasi tercih, kadınların yaşam hakkını doğrudan etkiler.

Şiddet, yalnızca cinayetle sınırlı değil. 2025 yılında erkekler en az 724 kadını yaraladı. Yüzlerce kadın darp edildi, kesici aletle ya da silahla yaralandı. En az 201 kadın tacize uğradı,16 kadın tecavüze uğradı. En az 265 çocuk istismar edildi.En az 1168 kadın seks işçiliğine zorlandı. Bu tablo münferit değil, erkek egemen düzenin sonucudur. Şiddet, yalnızca cinayet anında görünür hâle gelmiyor. Kadınlar her gün tehdit ediliyor, darp ediliyor, takip ediliyor, baskı altına alınıyor. İçişleri Bakanlığı’nın açıkladığı verilere göre, KADES uygulaması üzerinden 1 milyon 480 bin ihbar yapıldı ve 920 bin kadına müdahale edildi. Devletin açıkladığı rakamlar bile şiddetin istisna değil, yaygın ve süreklilik taşıyan bir gerçeklik olduğunu gösteriyor.

Bu yaygınlığın temel dayanağı cezasızlık ve erkek adalettir. Koruma ve uzaklaştırma kararları etkin uygulanmıyor, failler çoğu zaman tutuksuz yargılanıyor ve indirimlerden yararlanıyor. Yargı erkeklerin kadınlara karşı işlediği birçok saldırıyı “kadına yönelik suç” olarak tanımlamıyor, cinayetleri ve ağır saldırıları yalnızca “kasten öldürme” ya da “kasten yaralama” başlığı altında değerlendiriyor. Böylece erkek şiddetinin cinsiyet temelli olduğu, toplumsal ve yapısal nitelik taşıdığı görünmez kılınıyor. İktidarın “reform” olarak sunduğu 11. Yargı Paketi de bunu kanıtlar niteliktedir. Yaklaşık 50 bini aşkın adli tutuklunun erken tahliyesine imkan tanıyan 11. Yargı Paketi’nde, “kadına yönelik kasten öldürme” gibi ağır suçlar kapsam dışı bırakılmasına rağmen, uyuşturucu ticareti gibi adli suçlardan hüküm giyen potansiyel şiddet faillerinin serbest kalması, kadınların yaşam hakkını tehlikeye attı. Bu son düzenlemeyle beraber son 6 yılda cezaevlerinden izinli çıkan, firar eden ve denetimli serbestlikten yararlanan failler 6 yılda en az 38 kadını ve 4 çocuğu katletti. Bu yüzden şu an aramızda kız kardeşlerimiz Rojda Yakışıklı, Azize Cengiz, Beyzanur Uçan ve 8 yaşındaki kızı, Damla Dakım, Melisa Çırpı, Hatice Ünlü, Semra Derya , Melek Kişen, Hasret Akkuzu ve Nermin Tirit yok. Yaşamak için öz savunma hakkını kullanan onlarca kadın ise cezaevinde. Nevin Yıldırım, 2012 yılında yıllarca kendisine tecavüz eden akrabasını öldürdüğü için ömür boyu hapis cezasına mahkûm edildi; üstelik ne iyi hâl ne de haksız tahrik indirimi uygulandı. Kadınlar sistematik şiddet karşısında yaşamlarını korumaya çalıştıklarında ağır biçimde cezalandırılıyor. Erkek egemen yargı ise katilleri ve istismar faillerini çeşitli indirimlerle koruyup kollarken, hayatta kalmaya çalışan kadınları mahkûm ediyor. Mor Dayanışma üyesi Sevde Ünal da tacize karşı öz savunma hakkını kullandığı için şu anda cezaevinde. Öz savunma haktır, meşrudur ve yargılanamaz. Yaşamak için direnen kadınlar değil, kadınları şiddete mahkûm eden düzen yargılanmalıdır.

Peki erkek şiddetinin yaygınlığı ve artışı karşısında devletin temel sorumluluğu olan kadın sığınağı açma konusuna geldiğimizde ne görüyoruz? Türkiye genelinde yalnızca 150 olan sığınak sayısı Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı 2026 bütçesiyle sadece 151’e yükseltilmek isteniyor. AKP hükümeti son 5 yıl içerisinde sadece bir kadın sığınağı açmış ve 2026’da da hedeflerinden vaz geçmiş. 150 kadın sığınağından 112’si Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’na, 35’i yerel yönetimlere, biri sivil toplum kuruluşuna, ikisi ise Göç İdaresi Başkanlığı gibi diğer kamu kurumlarına bağlı olarak faaliyet gösteriyor. 2024 TÜİK verilerine göre Türkiye’de 42 milyonun üzerinde kadın yaşıyor ve 150 sığınağın toplam kapasitesi yalnızca 3 bin 683 kişiyle sınırlı. 4,5 Milyon nüfuslu İzmir’de sadece 7 kadın sığınağı var. Nüfusu 100 bini aşan belediyeler sığınak açmakla yükümlü olmasına rağmen birçok belediye bu yükümlülüğü yerine getirmiyor; merkezi idare de denetlemiyor. Türkiye genelinde yalnızca 85 Şiddet İzleme ve Önleme Merkezi var ve yıllardır kadın örgütlerinin, feministlerin her ilçeye en az bir ŞÖNİM talebi karşılanmamış durumda.

Sığınaklara erişim ŞÖNİM’ler üzerinden yürütülüyor, ancak raporlar ortak bir standartın bulunmadığını ve uygulamanın çoğu zaman idarecilerin inisiyatifine bırakıldığını gösteriyor. Sığınaktan çıkan kadının bağımsız bir hayat kurabilmesi için işe, eve ve bakmakla yükümlü olduğu çocuğu varsa kreşe ihtiyacı var. Bakanlık 83 bin çocuğa kreş hizmeti verildiğini açıklıyor, oysa Türkiye’de 0–5 yaş arasında yaklaşık 9,3 milyon çocuk bulunuyor. Yeni kreşler açmak yerine çocukları “komşu annelere” bırakmayı öneren Aile Yılı kapsamındaki politika kamusal bakım sorumluluğunu bir kere daha kadınların sırtına yıkıyor. SED desteği, sosyal yardımlar ve SGK prim destekleri de kısıtlanırken şiddetten çıkmak isteyen kadınlar barınma, geçinme ve bakım açısından daha da güvencesiz bırakılıyor.

Kadın yoksulluğuna baktığımız zaman 2026 yılı bizlere neden hem sosyalist hem feminist mücadele hattında olmamız gerektiğini bir kere daha hatırlatıyor.

DİSK-AR’ın 2025 verileri açık. Geniş tanımlı işsizlik oranı erkeklerde yüzde 22,7 iken kadınlarda yüzde 38,3. Aradaki fark 15 puanın üzerinde. Bu fark, kadınların sistemli biçimde işgücü piyasasının dışına itildiğini gösteriyor. Bugün geniş tanımlı işsiz kadın sayısı 5 milyon 787 bin. Yani milyonlarca kadın ya iş bulamıyor ya da güvencesiz, esnek ve düşük ücretli işlere mahkûm ediliyor. Üstelik 3 milyondan fazla kişi haftada 40 saatten az çalışıyor ve daha fazla çalışmak istediğini söylüyor. Bu tablo geçim krizinin, derinleşen yoksulluğun ve güvencesizliğin göstergesidir. Bu veriler bize ne söylüyor?

Kadın emeği bu ülkede ya görünmez kılınıyor ya da ucuzlaştırılıyor. Kadınlar çalışmak istiyor ama tam zamanlı ve güvenceli işlere erişemiyor. Erkek egemen sermaye düzeni; kadınları esnek, yarı zamanlı, düşük ücretli işlere yönlendiriyor. İktidar da bunu “istihdam politikası” diye sunuyor. “Aile Yılı” kapsamında müjdelenen şey tam zamanlı, güvenceli iş olmadı. Esnek çalışma modelleri oldu. Bu model kadınları sosyal güvence, kıdem hakkı, düzenli gelirden mahrum bırakıyor ve ekonomik bağımlılığı derinleştiriyor.

Kadınların işgücüne katılımını belirleyen temel alanlardan biri bakım yüküdür. Çocuk, yaşlı ve hasta bakımını büyük ölçüde kadınlar üstlenmek zorunda kalıyor. Kamusal ve ücretsiz bakım hizmetleri yaygınlaştırılmadıkça kadınlar ya çalışamıyor ya da güvencesiz işlere razı oluyor. Kreşlerin yetersizliği, yaşlı bakım hizmetlerinin sınırlılığı ve ev içi bakımın kadınların “doğal görevi” gibi sunulması kadın yoksulluğunu yeniden üretiyor. Devlet bakım hizmetini vatandaşlara kamusal bir hak olarak sunmak yerine aile içinde kadınların sırtına yıkıyor.

Bu tablo, genç kadınların yaşamını daha da zor ve temel yaşam haklarından mahrum hâle getiriyor. Eğitime erişimde yaşanan eşitsizlikler, yoksulluk ve bakım yükü; genç kadınların eğitim hayatını yarıda bırakmasına ya da düşük nitelikli işlere yönelmesine neden oluyor. Üniversiteye erişen genç kadınlar ise barınma krizi, burs yetersizliği ve güvencesiz çalışma baskısıyla karşı karşıya kalıyor. Kadın yoksulluğu yalnızca bugünün değil, genç kadınlar üzerinden geleceğin de sorunu hâline geliyor. Erken yaşta evlilik teşvikleri ve genç kadınları aile içine yönlendiren politikalar eğitimden kopuşu artırıyor ve genç kadın işsizliğini kalıcılaştırıyor.

Şimdi İzmir’e bakalım. Türkiye’nin “en modern, en güvenli” kenti diye anlatılan İzmir, 2025 yılında kadın cinayetlerinde üçüncü sırada yer aldı. İzmir’de en az 20 kadın erkekler tarafından öldürüldü. İzmir 4 milyon 462 bin nüfuslu bir şehir. Bu nüfusun 2 milyon 246 bini kadın. Ama kentte yalnızca 7 sığınma evi var ve toplam kapasite 187 kişi. Üstelik kadınlara yönelik hizmetlerin kapsamı, başvuru sayıları ve bütçe dağılımı düzenli ve şeffaf biçimde kamuoyuyla paylaşılmıyor. Şeffaf olmayan bir yerel politika hesap verilebilir değildir.

İzmir yıllardır “Kadın Dostu Kent” olarak anılıyor. Ancak Bayetav İzmir Barometresi Güz 2025 verileri bu imgenin sorgulanması gerektiğini açık biçimde gösteriyor.

● Araştırmaya katılanların %87’si son yıllarda kadınlara yönelik şiddetin arttığını düşünüyor. Yani İzmir’de neredeyse herkes erkek şiddetinin büyüdüğünü görüyor.

● Araştırmaya katılan kadınların %92,4’ü son yıllarda kadınlara yönelik şiddetin arttığını düşünüyor.

● Aynı araştırma her iki kişiden birinin ya kendisinin ya da yakın çevresindeki bir kadının kamusal alanda taciz veya şiddete maruz kaldığını gösteriyor.

● Genç kadınlarda bu oran daha da yüksek: 18–29 yaş grubunda her üç kadından ikisi kamusal alanda taciz ya da şiddet deneyimi olduğunu belirtiyor.

● Aynı araştırmada kadınların %49’u kazandığı gelirle geçinemediğini söylüyor. Erkeklerde bu oran %37. Kadınlar İzmir’de daha fazla yoksulluk yaşıyor.

● Yine aynı araştırmada, katılımcıların yaklaşık üçte biri, şiddet gördüğünde güvenlik güçleri dışında başvurabileceği bir kurumu bilmediğini ifade ediyor.

İzmir; organize sanayi bölgeleri, tekstil semtleri, limanları, yoğun işçi havzalarıyla ülke ve dünya ekonomisinde oldukça büyük bir yere sahip. Kadınlar da üretimde yoğun biçimde yer alıyor ancak güvencesiz çalışma her geçen gün biraz daha normalleştiriliyor. Lezita’da 2.800 işçinin %60’ı kadın; ağır iş yükü ve düşük ücretle çalışıyorlar. Temel Conta’da greve çıkan 17 işçinin 14’ü kadın; kimyasal maruziyet ve düşük ücret temel sorunlar arasında. Çiğli ve Karşıyaka Belediyelerinde işten çıkarılanların önemli bölümü kadın. Agrobay’da sendikalaşan kadın işçiler Kod 46 ile işten atıldı. TPI’da 2.300’den fazla işçi kimyasal risklere karşı greve çıktı.Kadınların çalışma yaşamında yer alması düşük ücreti, işten çıkarma tehdidini ve sağlıksız çalışma koşullarını beraberinde getiriyor.

Bu tablo bize şunu gösteriyor: İzmir’de kadınlar yalnızca düşük ücretle değil; işten çıkarma tehdidiyle, cinsiyetçi uygulamalarla, sendikal baskıyla ve belediyelerde tasarruf politikalarının ilk hedefi olmakla karşı karşıya.

Fakat hatırlatalım; derinleşen kadın yoksulluğu en temel haklara erişim ve yaşam hakkı mücadelesinde kadınların öfkesini biliyor ve mücadeleye bir tuğla daha ekliyor. Kadınlar evde patriyarkaya, işgücü piyasasında ise patriyarkal kapitalizmin sömürüsüne karşı örgütlü mücadeleyi büyütüyor. Geçtiğimiz iki yıl içerisinde örgütlü mücadeleyle güçlenen kadınlar hem sınıf saflarında hem de kadın kurtuluş mücadelesinde bir adım daha öne çıktı. Smart Solar, Şık Makas, Peri Tekstil, Digel Tekstil, Temel Conta, Askaynak (Lincoln Electric), Chinatool Otomotiv, İzmir’de tütün işçileri, farklı illerde belediye, hastane ve market işçileri gibi birçok grev ve direnişte kadın işçiler hakları için mücadele etti.

25 Kasım’dan 8 Mart’a, 6 Şubat’tan etkilenen deprem bölgesinden maden talanına açılan arazilere her yerde kadınlar sokaklarda, eylemlerde ve hayatın her alanında direnişte. Bizler de 2014’ten bu yana mahallelerde, ilçelerde yürüttüğümüz örgütlü kadın mücadelemize katılan,, dayanışma gösteren ve ben de bir parçası olmak istiyorum diyen kadınlarla daha güçlüyüz. 2025 Ocak ayından bu yana Mor Dayanışma’da kadın kurtuluş mücadelesi yürütmek, kadın dayanışmasını büyütmek, hukuk, psikososyal, kültür-sanat gibi çalışma komisyonlarında yer almak için en az üç yüz kadın başvurmuştur. Dernek binalarımızın olduğu İstanbul, İzmir, Adana ve Hatay haricinde örgütlü olduğumuz Mersin, Adıyaman, Antep, Denizli, Kuşadası il ve ilçelerinde çalışmalarımız devam etmektedir. Katılım formuna yazan kadınların sesini duyuyoruz ve bu illere ek olarak birçok yerde kadın dayanışmasını büyütmek için çalışmalarımıza devam ediyoruz. Yakın zamanda Bursa ve Çanakkale’de yayılacak olan Mor Dayanışma’nın heyecanını sizlerle de paylaşmak istiyoruz.

Devlete, iktidara ve yerel yönetimlere görevlerini tekrar hatırlatıyoruz ve kadınların taleplerini yüksek söylemeye devam ediyoruz:

1. Kadın cinayetlerini ve erkek şiddetini önleme merkezleri acilen açılmalı, bu merkezlerin kuruluş ve işleyişine kadın örgütleri, feministler ve STK’lar dâhil edilmeli.

2.100.000 nüfusun üstünde olan her yerleşim yerine acilen kadın sığınma evleri acilen açılmalı ve ŞÖNİM sayıları artırılmalı.

3. İstanbul Sözleşmesi tekrar imzalanıp etkin şekilde uygulanmalı, İLO 190 sayılı İş Yaşamında Şiddet ve Tacizin Ortadan Kaldırılması Sözleşmesi acilen onaylanıp uygulanmalı.

4. 11. Yargı Paketi’nde tekrar önümüze getirilen LGBTİ’lara dönük nefret ve ayrımcılık yasası niteliği taşıyan politikalardan, “tutum ve davranışta bulunan, teşvik eden, öven ve özendiren kişi” gibi muğlak ifadelerle tüm varoluşları hedef haline getirmekten vazgeçilmeli.

5. Toplumsal cinsiyet eşitliği anayasal güvence altına alınmalı.

6. Koruyucu ve önleyici temel sağlık hizmetleri erişilebilir olmalı ve doğum kontrol yöntemleri ücretsiz ve yaygın hale getirilmeli, temel ihtiyaç olan regl ürünleri ücretsiz olmalı. Mücadelemiz sonucunda Sağlık Bakanlığı’nın 2026 için ücretsiz uygulamaya başlayacağız dediği HPV test ve aşı uygulaması acilen başlatılmalı.

7. Kadınlara tam zamanlı, güvenceli ve erkeklerle eşit ücret alacakları istihdam sağlanmalı.

8. Bakım hizmetleri kamulaştırılmalı; hasta ve yaşlı bakım evleri ve kreşler devlet tarafından açılmalı. Bu alanlarda erkeklerin çalışmasının “teşvik edileceği” düzenlemeler getirilmeli.

9. İnsanca, güvenceli ve onurlu bir yaşam için üretimde ücret eşitliği ve temel gelir güvencesi sağlanmalı. Temel ihtiyaçlardan alınan dolaylı vergiler kaldırılmalı ve artan oranlı servet vergisi koyulmalı.

10. Eğitimde, toplumsal cinsiyet eşitliği dersleri ilkokuldan üniversiteye kadar her kademede okutulmalı.

11. İnsanca ve güvenceli yaşam hakkı anayasal güvence altına alınmalı.

12. Erkek egemen, halkçı ve özgürlükçü olmayan despotik “laiklik” anlayışına karşı, halkçı, demokratik, cinsiyetsiz bir laiklik anayasal güvence altına alınmalı.

Biliyoruz ki; taleplerimiz ancak ve ancak örgütlü kadın mücadelemizle gerçekleşecektir. Tüm kadınları Mor Dayanışma’da örgütlenmeye, kadın dayanışmasını ilmek ilmek örmeye davet ediyoruz. Yaşasın kadın dayanışmamız, yaşasın örgütlü sosyalist feminist mücadelemiz.

Mor Dayanışma, İzmir’de kadın hakları ve mücadele raporunu açıkladı
Yorum Yap

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Giriş Yap

EGEPRESS ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!

Bizi Takip Edin