2023 genel seçimlerinde ittifakı oluşturan partilerin çıkaracağı milletvekili sayısı ‘D’Hondt sistemi’yle belirlenecek. Sanılanın aksine D’Hondt sistemi küçük partilerin meclise girmesinin önünü açmıyor. Küçük partilerin diğer partilerin oylarını bölerek büyük partilerin daha fazla milletvekili çıkarmasına neden olabiliyor. Çukurova Üniversitesi’nden Prof. Dr. İlter Ünlükaptan, ‘1950 Sonrası Türkiye’de Uygulanan Genel Seçim Sistemlerinin Bireysel Tercihlerin Kolektif Tercihlere Yansıması Açısından İncelenmesi’ başlıklı makalesinde sisteme ilişkin şunları kaydetmişti:
“Bireysel tercihlerin yansıtılması açısından d’Hondt sistemi olumlu sonuçlar vermez. Türkiye uygulamasında da görüleceği gibi bu sistem küçük partilerin aleyhine, büyük partilerin lehine işlemekte, oy oranlarıyla meclisteki sandalye oranları arasında önemli farklılıklara, yol açmaktadır.
D’Hondt, uzun yıllar Türkiye’de de kullanılırken, genellikle büyük siyasi partilerin yararına bir sistem olarak biliniyor.
D’HONDT SİSTEMİ NEDİR?
D’Hondt sistemi, Ghent Üniversitesi medeni hukuk bölümünden akademisyen ve matematikçi Belçikalı Victor D’Hondt tarafından 1878’de tasarlanan nispi temsil sistemine deniyor.
Sistem Türkiye’ye 1961 Anayasası’yla girmişti. Bugün Arjantin, Avusturya, Belçika, Bulgaristan, Çekya, Doğu Timor, Ekvador, Finlandiya, Galler, Hırvatistan, İskoçya, İsrail, İzlanda, Japonya, Kolombiya, Macaristan, Makedonya, Paraguay, Polonya, Portekiz, Romanya, Sırbistan, Slovenya, Şili ve KKTC’de uygulanıyor.
SİSTEMİN ÖZELLİĞİ NEDİR?
Sistem sayesinde, bir siyasi parti bir seçim bölgesinde bir milletvekili çıkardığında oyları ikiye, iki milletvekili çıkardığında oyları üçe, üç milletvekili çıkardığında oyları dörde, dört milletvekilindeyse toplam oyları beşe bölünüyor.
Sistem bu sayede yüksek oy alan partilere daha fazla vekil çıkarma imkânı verirken, küçük partilerin vekil çıkarmasının da önüne geçiyor
ÖRNEK HESAPLAMA
Örnek bir hesaplamaya göre, yedi milletvekili çıkaracak bir seçim bölgesinde A partisi 60 bin, B partisi 25 bin, C partisi de 14 bin oy almış olsun. Her partinin aldığı oy toplamı, sırasıyla 1’e, 2’ye, 3’e, 4’e bölünür ve o seçim çevresinin çıkaracağı milletvekili sayısına ulaşıncaya kadar bu işleme devam edilir.
A partisine birinci olduğu için bir milletvekili verilir. A partisinin oyu ikiye bölünür. A partisinin oyu hala en çok olduğu için A partisinin oyu bu sefer üçe bölünür. (60000/3=20000)
Bu işlemden sonra en çok oy B partisinde olduğu için B’ye bir milletvekili verilir ve oyu ikiye bölünür. (25000/2=12500) Kalan sayılar arasında en büyük A olduğu için bir milletvekili daha verilir ve A’nın oyu bu defa dörde bölünür. (60000/4=15000)
Ortaya çıkan sayılar arasında en büyük oy yine A’nın oyu olduğundan yine bir milletvekili verilir ve bu kez de oyları beşe bölünür (60000/5=12000). Bu işlemden sonra en büyük oy C’ye aittir ve C’nin hanesine bir milletvekili eklenir; C’nin oyları ikiye bölünür (14000/2=7000). Bu yedinci ve son işlem sonucunda en büyük sayı B’ye ait olduğu için son milletvekilliğini B partisi alır.
Sonuç olarak, bu bölgeden A Partisi dört, B Partisi iki, C Partisi de bir milletvekili çıkarır.
‘OLUMSUZ ETKİSİ VARDI’
Çukurova Üniversitesi’nden Prof. Dr. İlter Ünlükaptan, ‘1950 Sonrası Türkiye’de Uygulanan Genel Seçim Sistemlerinin Bireysel Tercihlerin Kolektif Tercihlere Yansıması Açısından İncelenmesi’ başlıklı makalesinde sisteme ilişkin şunları kaydetmişti:
“Bireysel tercihlerin yansıtılması açısından d’Hondt sistemi olumlu sonuçlar vermez. Türkiye uygulamasında da görüleceği gibi bu sistem küçük partilerin aleyhine, büyük partilerin lehine işlemekte, oy oranlarıyla meclisteki sandalye oranları arasında önemli farklılıklara, yol açmaktadır.
1983 yılından sonra uygulanan d‘Hondt sisteminin seçim çevresi ve/veya ülke barajlı tipleri ve kontenjan uygulaması genel olarak istikrar ilkesinin gerçekleştirilmesine yönelik olarak uygulanmıştır. Bu dönemde seçmen tercihlerinin meclise yansımasında olumsuzluklar ve milletvekili başına düşen oy sayısında partiler arasında önemli farklılıklar ortaya çıkmıştır. Ülke barajını aşamadığından meclise giremeyen partilerin aldığı oy oranlarının da fazla olması bu dönemin temsil (adalet) ilkesi açısından önemli bir dezavantajı olmuştur. Özellikle 1995 ve 1999 ve 2002 yıllarında ülke barajını aşamayıp azınlıkta kalan, meclise giremeyen oyların toplam oylar içindeki payının yüksek oluşu, seçmen tercihlerinin meclise yansıtılması açısından olumsuz yönde etki yapmıştır.”